5 Ocak 2010 Salı

Aşkın Boyutları: Platon, Tasavvuf ve Dede Korkut

Küçücük cüssesine bakmayıp bütün dünyada; Doğu'da ve Batı'da, yaratılışta ve mahşerde, maddede ve mânâda dolaşıp duran, gönüllerde attığı her adımda birilerini yakıp birilerini pişiren bir haylaz histir aşk. Üç harfinin altına gizlediği nice esrârı vardır da kimseler bilmez. Bu esrârı çözmek için bütün dünya dillerinde nice türküler yakılmış, nice hacimli kitaplar yazılmış, nice kutlu destanlar söylenmiştir de yine de aşk üstüne söz söylemekten el çekmez insanoğlu. Yunus diyor ya:
Aşksız adam dünyada belli bilin ki yoktur,
Herkesin bir nesneye sevgisi var, âşıktır.
İşte bu cümleden olarak dünyada bugüne kadar var olmuş bütün ruhlar aşkı mutlaka tatmıştır, denilebilir. Bütün varoluşun nüvesi olan aşk her bir kulun içindeki cevherdir. Hatta aşk Yunus’un zaman kavrayışına göre ezelidir, aşkın varlığı maddenin varlığından önce olmuştur ve ruhlar var edildiğinde aşk insanın canının sıcaklığını ateşleyen bir kıvılcım olmuştur. Bu felsefi görüşlerini Yunus “Yer gök yok iken aşk vardı, ne var ne yoksa aşk meydana getirdi.” diyerek ifade eder. Varlık alemi aşkla var oldu, aşk bittiğinde varlık ruhsuz bir ceset gibi solup düşecek, çünkü “Aşktır yere göğe direk.”.
Varlığımızı her damarımızdan sarmalamış olan aşkı nasıl tanımlayabiliriz? Bu imkansız bir iştir çünkü aşk tanımsız ve bilinemezdir; o ancak zannedilebilir. Aşkı yaşadığını ileri süren, onu tanımlamaya kalkan insanlar ancak zannettikleri şey üzerine konuşuyorlardır: “Diliyle aşk diyenler aşkın ne olduğunu bilmez”. Aşk istisnai gözler tarafından “sezilebilir” ancak onlar tarafından bile kolaylıkla “bilinemez”. Aşkı ancak aşk, kendisini yaşayana idrak ettirir, aşkı anlatabilmenin her hangi bir yöntemi yoktur. Mevlana’nın “Aşk nedir?” diyenlere “Benim gibi ol da bil.” demesi, Mecnun’un “Leyla’yı bir de benim gözlerimden gör.” demesi aşkın tanımının ancak kişinin kendi gönlünde ve subjektif olarak yapılabileceğini gösterir. Her ne kadar aşk kategorik olarak aşk-ı cismani (tensel aşk, maddi aşk), aşk-ı marazi (karasevda, melankoli), aşk-ı eflatuni (platonik aşk) ve aşk-ı ilahî (Tanrı aşkı) adında dört başlıkta tasnif edilse de Yunus’un ifadesiyle dünyada birbirinden farklı yüz bin türlü sevgi vardır, kişi özüne hangisi layıksa onu aşk diye bilir ve yaşar.
Aşkın varlığı bu denli çeşitli olunca birbiriyle bire bir örtüşen veya birbiriyle taban tabana zıt aşk algılarının varlığından söz edebiliriz. Biz bu yazımızda aşkın Platon felsefesi ile İslam Tasavvufu’ndaki ortak kavranışı ve Dede Korkut’taki boyutları üzerinde duracağız.
Eskilerin aşk-ı eflatuni dedikleri kavram, zamanımızda platonik aşk adı ile anılıyor. Tahmin edileceği üzere bu kavram, Eflatun olarak da tanınan yunanlı filozof Platon’dan adını alır. Şölen’de açıklandığı üzere, Platon’a göre ancak felsefi bir bakışa sahip olan kimse, ideaların bilgisine giden yolu geçebilir; bu felsefi bakışın adı “eros”tur. Eros, Yunan aşk tanrısının da adıdır. Platon’a göre eros, fani insanın maddi dünyanın sınırlarını aşıp manevi dünyaya, ölümsüzlüğe çıkma ihtiyacıdır. Güzel bir bedene duyulan haz, erosun en alt düzeydeki tezahürüdür. Platon, Yunanca’da “üreme dürtüsü” anlamında tensel bir hissi ifade eden eros kavramına, manevi ve yüceleştirici bir anlam kazandırır. Aşk insanı Platon’ca “İdeaların Bilgisi” diye adlandırılan mutlak varlığa ulaştırır. Tasavvuf ehli de aşkı mutlak varlığa yani Allah’a ulaşmada en önemli vasıta olarak görür.
Platon’a göre duyusal olandan yüzümüzü çevirip kavramlara bakmamızı öğreten matematik ve müzik, erosa giden yolun araçlarıdır. Benzerliğe bakınız ki, Mevlevilerin üflediği “ney”in sesi, cennetin sesine en yakın maddi algı olarak bilinir; Mevleviler Allah’ı daha yakından hissedebilmek için ney üflerler. Ney semazenin aşkını harlandırır ve vecd içinde yanmakta olan gönül, maşuk olan Allah’ı daha iyi kavrayabilir. Müzik, tasavvufta Allah’a giden yolun temel araçlarındandır. Alevi semahlarında da bu olgu çok belirgin olarak ortaya çıkar: Aleviler semahlarında bağlama çalarlar ve bu müziği Allah’a ibadette huşu aracı olarak kullanırlar. Bağlamanın sesiyle turnalar gibi dönen canlar sevgiliye (Allah’a) doğru kanatlanır, aşk ile süzülür gider.
Platon’a göre bilim (bugünkü anlamda matematik), erosa giden yolun bir aracı olması münasebetiyle değer kazanır. Mutlak hakikate ancak aşkla ulaşılabilir, bilimin Platon'a göre en büyük değeri onun, dediğimiz gibi, algılarımıza saplanmaktan kurtulup kavramlar üzerine konuşabilmemizi sağlaması ve düşünme yetimizi terbiye etmesidir. Hakikate ulaşmaya çabalarken algılarla sınırlanan ya da manasız işlere takılıp kalan insan bilimle terbiye olacak, daha sonra kendini aşkın ellerine bırakarak İdeaların Bilgisi'ne varabilecektir. Bilimin Platon'daki bu kavramsal konumunun, temel İslam düşüncesiyle paralel olduğunu çok sayıda ayet ve hadisten müşahede edebiliriz. Tasavvufta da bilime ciddi değer verilmekle birlikte bilim aşkla kıyaslandığında hakikate ulaşmada yetersiz ve sınırlı bir araç olarak kalmaktadır. Bilimin ve aşkın tabiatlarından yola çıkarak onların kişiyi hakikate ulaştırma güçlerinin mukayesesi bir başka araştırma konusu teşkil etmekle birlikte, Platon'un ve İslam Tasavvufu'nun bilim-aşk kıyasının paralelliğini Fuzuli'den bir örnekle ifade edelim. Fuzuli, gerçeğe ulaşmada aşka bilimden daha üstün bir yer verdiğini şu beyitinde söyler;
Aşk imiş her ne var âlemde,
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.
Platon’a ve İslam Tasavvufu’na genel bir şekilde değindikten sonra bir diğer başucu eseri olan Dede Korkut’un aşk algısından bahsedelim. Dede Korkut, ilk Müslüman Türklerden olması hasebiyle Anadolu’daki İslam Tasavvufu’nu besleyen kaynaklardan biri olarak ele alınabilir ancak onu, metodolojik bir hata yapmamak için İslam Tasavvufu’na dahil etmiyoruz. Dede Korkut tasavvuftaki “Allah’a ulaşma” gayeli kutsi aşk algısından daha somut bir aşk algısı sunar; onun işlediği aşk daha çok toplumsal dengenin ve mutluluğun, aileyi oluşturan birleştirici güç olması sebebiyle temelidir.
Dede Korkut Kitabı’nda aşk ile ilgili öne çıkan temalar aşkın yeşerttiği fedakarlık, sadakat, özveri erdemleridir. Dede Korkut aşığın fedakarlığını Deli Dumrul boyuyla anlatır. Bu hikayede Tanrı’nın emriyle Dumrul’un canını almaya gelen Azrail, ya Dumrul’un canını ya da Dumrul’un kendi canı yerine bulacağı bir başka canı alacağını söyler. Dumrul’un, anne ve babasına durumu anlatıp onlardan birinin canını kendi canı yerine talep etmesi üzerine anasıyla babası canlarını oğulları Dumrul için vermezken Dumrul’un eşi, Dumrul istememesine rağmen tereddütsüz canını verebileceğini söyler. Aşkının gücüyle bu kadar fedakarlaşan kadın ve yine aşkının gücüyle onu reddeden, onun canını kendi canından daha değerli görüp kendi canını vermeye kararlı olan adamın halleri Tanrı’nın çok hoşuna gider ve Tanrı bencil ana-babanın canını alır, Dumrul ile karısına 140 yıl ömür verir. Aşkın toplumsal bir unsur olduğu ve aşkın toplumu güçlendirdiği, bir diğer Dede Korkut hikayesinde Kanturalı’nın kendisine eş olacak kızın bir erkek gibi güçlü, atak, savaşçı olmasını istemesiyle anlatılır. Şöyle der Kanturalı: “Ben karakoç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana kelle getirmiş olmalı!” Benzer şekilde bir başka hikayede Bamsı Beyrek, beşik kertme nişanlısıyla at yarıştırır, ok atar ve güreş tutar! Sevgili olan kadın güçlü olmalıdır, lider olmalıdır, aileyi ve toplumu düzenlemeli ve çekip çevirmelidir.
Ele aldığımız bu üç felsefede de aşk insanı olgunlaştıran, kâmil insan yapan, onu hamken pişiren, toplumsal mutluluğunu artıran bir araç olarak görülmüş ve yaşanmıştır. Aşk bu felsefelerde hedonist (hazcı) bir bakışla ele alınmamış, aşkın tensel boyutuna en silik şekilde değinilmiştir.
Bu felsefelerde ortak olan -ama tasavvufta en çok belirginleşen- fikir, yanmayan insanın pişemeyeceği ve âşık olamayacağı şeklindedir. Bu fikri en güzel şekilde Mevlana “Davası aşk olanın şâhidi çiledir.” diyerek ifade ediyor. Sinezen olup göğsünü yakmayanın kalbi aşkı hissedemez.
Modern insanın muhakkak bu felsefelerdeki aşk kavramından alacağı dersler var. Fuzuli’nin
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever,
Cânı için kim ki cânânın sever, cânın sever.
mısraları karşısında modern birey kendini sorgulamalıdır; sevgili için mi can istiyorum, canıma sevgili mi arıyorum? Canımı sevgili için göz kırpmadan feda edeceğim bir emanet olarak mı görüyorum, sevgiliyi canımın arzu ettiği birkaç hayvani dürtünün tatmini için kullanılacak bir eşya olarak mı? Sevgilimin yoluna neler verebilirim, onun için nelerden geçebilirim ki bir çift gözü, bir tutam saçı beğenip âşık olduğumu iddia ediyorum?
Hülasa, Yunus’un deyimiyle; canını aşk yoluna vermeyen âşık mıdır?
Kaynakça:
  1. Metin YASA, Din Felsefesi Açısından Yunus Emre’de Aşk-Yaratılış-Kendi Olma, Ankara Okulu Yayınları, 2002, Ankara.
  2. Platon, Şölen, Bordo Siyah Yayınevi, 2004, İstanbul.
  3. Orhan Ş. GÖKYAY, Dede Korkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, 1976, İstanbul.
  4. İskender PALA, Kitab-ı Aşk, Alfa Yayınları, 2005, İstanbul.


24 Eylül 2009 Perşembe

Bedeli Çanakkale'de Altın Olarak Tesviye Olunacaktır!

Yaralı Mehmetçikler sıraya girmiş, yaralarının sarılmasını bekliyorlardı. Doktor, sıradaki bir çavuşun ayağının etrafında kan biriktiğini gördü.

-Senin yaran hâlâ kanıyor, öne gel, önce sana bakayım, dedi.

Çavuş;

-Bırakın aksın! dedi; Balkan Cenginin karasını temizliyoruz![i]


1. Emperyalizmin Isıttığı Kazan: 19. yy Dünyası

Modern çağlardaki sömürgeleştirme hareketlerini ilk başlatanlar, Hindistan yolunu belirleyen Portekiz ve Amerika kıtasını, ilâhi helva gibi kafasına gökten düşercesine “bulan” İspanya idi. Bu iki devlet, hakimiyet altına aldıkları ülkelerde yüzlerce kişiyi tek bir efendinin yönetimine veren encomienda sistemini uyguladılar. Gözünü geç açan İngiltere, Hollanda ve Fransa, dünyanın İspanya ve Portekiz arasında bölüşülmesinden fevkalade rahatsızdı[ii] ve –tam da merkantilizmin altın çağında- encomiendadan farklı olarak, imtiyazlı şirketler kurmaya dayalı yeni bir sömürge yöntemi geliştirmeye başladılar. Misyoner mızraklı şirketlerin dinamo olduğu bu yöntemin yanında zaman zaman doğrudan sömürgeleştirmeler de oluyordu.

Böylece genel bir planı olmayan sömürgeleştirme, uzun yıllar devam etti, fakat 18. yy sonu ve 19. yy başında ABD’nin ve Brezilya’nın bağımsızlığa kavuşması ile Portekiz Sömürge İmparatorluğu; Latin Amerika’nın özgürlük elde etmesi ile de İspanyol Sömürge İmparatorluğu büyük ölçüde tarih oluyor; meydan, uzun yıllar sömürge yarışını bu iki devletin arkasından takip eden İngiltere ve Fransa’ya kalıyordu…

Sonraki yıllar, Sanayi Devrimi’nin hammadde ve pazar peşine düşürdüğü devletlerin (eski sömürgeciler İngiltere ve Fransa ile millî birliklerini geç kurarak yeni talepler ileri süren Almanya ve İtalya) sömürge savaşlarına sahne olacaktı.

Fransız Devrimi’nin hareket kazandırdığı nasyonalizm[iii], 1900’lerin başına gelindiğinde, bu devletlerin dış politika hamlelerinde ana güç kaynağı olmuştu. Almanya’da Bismarck’tan sonra başa geçen 2. Wilhelm, şimdiye kadar uygulanan Avrupa eksenli politikayı beğenmediği için Almanya’nın yakın doğuda yayılma stratejisini (Drang Nach Osten) terkederek, dünya politikası (Weltpolitik) izlemesi gerektiğini savundu ve

Almanya’nın dış politikasında yayılmacı nasyonalizmi uyguladı.[iv] Balkanlar’da Alman-Slav zıtlaşmasında Rusya, ırk bağı dolayısıyla Slavlar’ın arkasında ağırlığını belli ediyordu, fakat Almanya da Cermenliği Slavlığa ezdirmiyor, Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alıyordu… 1871’de Alsas-Loren’i Almanya’ya kaptıran Fransa, İngiltere’ye yaklaşıyor, İngiltere’nin de tehlike olarak gördüğü Almanya’ya karşı Fransa gibi bir müttefik kazanmak işine geliyordu. Adeta çember içinde kalan Almanya kendisine hayat alanı (Lebensraum) olarak Osmanlı Devleti’ni seçmişti. Osmanlı ise bu ittifaka dünden razıydı![v] Hicaz demiryolu projesi de bu stratejiyle ilgili olup, müstakil bir yazı konusudur.

Bütün bu gelişmeler neticesinde dünya iki cepheye ayrılıyordu:

İttifak-ı Müselles: Almanya, Avusturya Macaristan, İtalya

İtilaf-ı Müselles: İngiltere, Fransa, Rusya,

Sonradan Osmanlı(1914) ve Bulgaristan(1915) İttifak; Sırbistan, Belçika, Japonya(1914), İtalya(1915), Romanya (1916), Portekiz (1916), ABD, Yunanistan, Çin (1917) İtilaf saflarına geçtiler.[vi]

28 Haziran 1914’te Avusturya Macaristan veliahtının bir Sırp öğrenci tarafından öldürülmesinin ardından Avusturya Macaristan ilk bombayı 28 temmuzda Belgrat’a atar ve bunu müteakip bir hafta içerisinde bütün Avrupa ülkeleri zincirleme bir şekilde birbirine savaş ilan eder. Sekiz milyon kişinin hayatını kaybedeceği savaş, bir haftada başlamış olur![vii]

2. Harp: Belâlı Girdap!

Gelişen şartlar, Osmanlı’yı da kolundan tuttuğu gibi Almanya’nın yanına atmıştı. Savaşın ağır bilançosu sebebiyle bu ittifak daima sorgulanagelmiştir; ama İngiltere’nin “Şark Meselesi” politikasının hedef tahtasına aldığı bir devletle ne şartlar altında ittifak yapacağı, Rusya’nın sıcak denizlere inme dürtüsü dahilinde boğazları öyle ya da böyle ele geçirme isteği[viii], Fransa ve İtalya’nın da coğrafyamız üzerinde gözleri olduğu gerçeği, sağlıklı düşünebilmek için bilmemiz gereken vakıalardır.

İngiltere, Osmanlı’nın boynuna en ağır darbeyi vurma zamanının geldiğini sezer ve Osmanlı’yı karşısına alabilmek için ciddî bir hakareti gerçekleştirir: 7.5 milyon altın karşılığında sipariş ettiğimiz ve parasını ödediğimiz iki harp gemisine (Sultan Osman ve Reşadiye) bayrak çekme töreninden yarım saat önce el koyduğunu açıklar! Londra büyükelçimiz Tevfik Paşa’nın bu olayı protesto ederek görüştüğü İngiliz dışişleri müsteşarı, İngiliz hükümetinin, İngiliz tersanelerinde yapılmış olan hiçbir yabancı gemiyi karasularından dışarı çıkartmamaya karar verdiğini açıklar[ix]

Akdeniz’de bazı limanları bombalayan Alman Goben ve Breslav gemileri 10 Ağustos 1914’te Çanakkale Boğazı’na girer, Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını duyurur ve Yavuz ve Midilli olarak adlandırılırlar. Bu gemiler (Alman mürettebatıyla) Karadeniz’de Odesa ve Sivastopol Limanlarını bombalar, böylece 31 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti, fiilen harbe girmiş olur![x]

3. İlk Mermi, Son Mermi ve Bilanço

Yavuz ve Midilli’nin bombaladığı Rusya, 2 Kasım 1914’te Osmanlı’ya savaş açar, Çanakkale de ilk top mermisini 3 Kasım’da İngiliz gemilerinden yer; Ertuğrul ve Seddülbahir tabyaları İngiliz, Kumkale ve Orhaniye tabyaları Fransız sava gemileri tarafından bombalanır. Osmanlı 16 Kasım’daki Cihad-ı Mukaddes çağrısı yapar. Fakat asırlardır göğsünden kan, gözünden yaş eksik olmayan Mehmetçik’ten başka cevap veren olmaz![xi]

2 Mart 1915’te Akdeniz filo komutanı Amiral Carden Londra’ya bir telgraf çeker: “Havalar müsait gittiği takdirde iki hafta sonra İstanbul’da olacağımızı umud ediyorum.”[xii]

Havalar güzel olmasına güzeldir de, Churchill’e “Biz Çanakkale’de Türkler’le değil, sanki Tanrı’yla savaştık!” dedirten başka bir sır vardır bu topraklarda…

Bu sır; kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağlayan, 3000 Anzak’ı Ertuğrul Koyu’nda 48 saat sabit tutan, tümen[xiii] zannedilen 67 kahraman askerin komutanı Ezineli Yahya Çavuş’un mertliği; “sebeb-i hayatım, feyz-i velinimetim, babacığım, valideciğim, hakkınızı helâl ediniz” cümlelerini mektubunda yazdıktan iki hafta sonra şehit olan Mehmet Tevfik’in vefası; “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır”[xiv] yazılı sahte parayı bir gece sabaha kadar hazırlayan Galatasaray liseli Mehmet Muzaffer’in zekâsı; “Biz askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsunlar diye kına yakarız.” cümlesini söyleyen Anadolu annesinin fedakarlığı, Anafartalar Kahramanı Albay Mustafa Kemal’in, askerine savaşmayı değil, ölmeyi emreden üstün komuta yeteneği ve İstiklâl Harbi’nde destanlar yazdıracak olan karizmasıdır.

Arıburnu’nda askere moral olsun diye getirilen mehterin gür vuruşları altında gümbürdeyen Boğaz, 253 bin mehmetçiğimizi yutar. Bunların 100 binden fazlası, öğretmen, Mülkiyeli veTıbbiyeli olup, yetişmiş aydındır. O yıl tam üç lisenin (Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri) ve İstanbul Tıp Fakültesi’nin hiç mezun vermediğini asla unutulmamalıdır.

Bu yazıyı sonuna kadar okuma zahmetine katlanmış olan değerli okur! Şu anda klavye tuşlarına dokunan parmak kemiklerinin Seddülbahir’de yahut Beşike’de toprak altında kuruyarak ağaç kökleri ile sarıldığını hayal et! Şehit olmuş bedeninin soğuk sular altında titrediğini bir an aklına getir. Sıcacık evinde internetinin başında oturmaktasın, Boğaz’ın derinliklerinde yatan ecdâd kemiklerini sızlatmak da senin elinde, uğruna kan döktükleri değerlere layık olmak da!…[xv]





Gözden geçirilip düzenlenmiştir. İlk yayımlandığı yer: Türk E-Dergi, http://www.turkedergi.com/okuyorum.php?sayfa=55


[i] İsmail Habib SEVÜK, Tuna’dan Batı’ya, s.244

[ii] Çünkü gözü kara İspanya ve Portekiz, 1494’te Tordesillas Andlaşması’nı imzalayarak, Afrika ve Avrasya’nın tamamına yakını ve Brezilya Portekiz’e, Brezilya hariç Amerika Kıtası da İspanya’ya tahsis edilmek suretiyle dünyayı ikiye bölüşmüşlerdi!

[iii] Esasında “nasyonalizm” gibi çirkin ve kaba bir kelimeyi kullanmayı Türkçe adabına uygun bulmuyorum; ancak gerek beslendiği kaynaklar ve gerek varış noktaları açısından bizim bildiğimiz milliyetçilikten dağlar kadar uzak olduğu için bu sözcüğü kasıtlı olarak tercih ettim. Kanuni döneminde Balkanlar’daki Türkler, Bektaşi felsefesinin etkisi ile olsa gerek, öylesine nezih bir hars inşaa etmişler ki, o topraklarda bir tane Türkçe küfür kelimesi yokmuş. Çok kızdıkları zaman birbirlerine Yunanca-Bulgarca küfür ederlermiş! Batı’nın açgözlülük uğruna kan akıtan yayılmacı nasyonalizminin de bizim lügatimizde muadili yoktur, böyle anlaşılan bir milliyetçilik de insanı hayvanlaştıran bir vahşettir, vesselâm!

[iv] Doç. Dr. M. Murat HATİPOĞLU, Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa’da Son Durum (Ders Notu), İzmir Ekonomi Üniversitesi 2005-2006

[v] Bu konuyla ilgili bkz: Prof. Dr. İlber ORTAYLI, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfûzu

[vi] Büyük Larousse, Dünya Savaşı, Cilt 7, s. 3439

[vii] Bir ağaçtan bin kibrit çöpü çıkar, bir kibrit çöpü bin ağacı yakar!

[viii] Rusya, 14 Ocak 1914’te “Boğazları İşgal Komisyonu” bile kurmuştu.

[ix] Yusuf Hikmet BAYUR, Türk İnkılâbı Tarihi, Cilt 3, s. 71

[x] Recep Şükrü APUHAN, Çanakkale Geçilmez, s. 19

[xi] Age, s. 19

[xii] Age, s. 26

[xiii] Tümen, modern ordularda herhangi bir harekatı kendi başına bağımsız olarak yapabilmek için gerekli tüm silahları ve hizmetleri bünyesinde barındıran en küçük askeri birliktir. Savaş şartlarına ve ülkelere göre değişmekle beraber, mevcudu genelde 10,000 ile 20,000 kişidir.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCmen)

[xiv] Bu olayın konu edildiği bir reklam filmi çekilmişti, hatırlarsınız. İnternette bu cümle ile yapılacak bir arama okuyucuyu mevzubahis hikayeye ulaştıracaktır.

[xv] Tarihe liyakat asla rahip, yazar, yayıncı öldürmekle olmaz; böyle zalimce işler yapan bizden değildir! Liyakat, kültürünü özümseyip hayatına tatbik etmekle olur. Milletini sevmeyi başka milletlere düşman olmak diye anlamak ise cedde yapılmış en büyük ihanettir, çünkü Çanakkale’de hiçbir etnik köken tek başına çarpışmadı, orada şehit olanlar topyekün bir vatan sevgisi kültürü atmosferinin neferleri idi. Bu atmosferin milletine dahil olunuz!